Ad Square
10394628_10152288654103380_2031411598537769774_n

Doğada Yoga Günleri Başladı…

Share on Facebook Bunu paylaş:YazdırFacebookLinkedInRedditE-postaStumbleUponGoogleTumblrPinterest Devamı →

selman ada

Selman Ada DOB Genel Müdürü Oldu…

Yaşamını Mersin’de sürdüren Besteci, Orkestra Şefi, Piyanist Selman Ada, 24 Temmuz 2014 tarihinde Devlet Opera ve... 

DSC_0027

L. Hair World’de Framesi Bakım Günleri Başladı…

Mersin’in ilk ve tek okullu bayan kuaförü Leyla Dilgil geçtiğimiz günlerde faaliyete geçirdiği L. Hair World... 

memoss001

Memoş Tantuni Kurumsallaşma Sürecini Hızlandırdı…

Mersin’in en lezzetli tantuni markası olan Memoş Tantuni son bir kaç yılda yaptığı değişimlerle tüketicilerin... 

DSC_0173

L.Hair World Açıldı…

Mersin’in ilk ”okulundan mezun” kuaför salonu açıldı. İngiltere’de yaşadığı yıllarda yüksek okul... 

3.011 views

Orkestra Şefi Aytuğ Ülgen – Selman Ada Röportajı

Kategori : Ana Sayfa, Kültür-Sanat, Röportaj - Etiketler :, , , , - Tarih : 11 Ocak 2013

AUlgen 1

SA) Sevgili Aytuğ Ülgen, Türkiye’de orkestra şefi olmak nasıl bir durum?

 

AÜ) Türkiye’de orkestra şefi olmak zor bir durum. Biraz, müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benziyor. Öte yandan bana şunu hatırlatıyor: Bir İngiliz ayakkabı satıcısı Güney Afrika’ya bir satış temsilcisini yolluyor. Git oraya bi’ bak bakalım diyor, durum nasıl, acaba ayakkabı satabilir miyiz orada? Temsilci gidiyor, Güney Afrika’yı boydan boya geziyor, dönüp diyor ki Sayın Patron, yapacak hiçbir şey yok! Mahvolduk. Orada insalar ayakkabısız geziyor! Çıplak ayakla toprağa basıyorlar. Patron, “harika!” diyor, “demek ki herkese ayakkabı satabiliriz”.  İşte Türkiye’de orkestra şefliği bence biraz böyle bi’ şey.

 

SA) Profesyonel olarak halkla ilişkin nasıl ilerliyor?

 

AÜ) Türk halkıyla orkestra şefinin ilişkisinin çok zayıf olduğunu düşünüyorum. Orkestra şefinin halkı ciddîyetle dikkate aldığını düşünmüyorum. Ya da çok nadiren alıyordur. Ciddiye almaktan anladığım şudur: Eserleri halkla paylaşmak, halkın eserle ve yorumuyla ilgili, sormak istediği sorulara cevap vermek. Onların anlayacağı dilde bilgi paylaşmak. Bunun ülkemizde gerekli ve şık bir adım olduğunu düşünüyorum. En azından yönettiğim konserlerde bunu yapmaya çalışıyorum. Aralarda halkın arasına katılıp onlarla görüş ve fikir alışverişinde bulunuyorum. Bunun halkla daha yakınlaşabileceğimiz gerekli bir adım olduğu kanısındayım. Onlardan gelen sorulara elimden geldiğince cevap vermeye çalışmak, neleri merak ettiklerini öğrenmek yararlı oluyor. Her zaman halkın bize yaklaşmasını bekliyoruz, ama aslında bizim onlara yaklaşmamız lâzım.

 

SA) Konser bitmeden şefin arada çıkıp fuayede insalarla sohbet etmesi çok ilginç geldi bana. Bu yaklaşım yeni ve hoş.

 

AÜ) Çok olumlu sonuçlar veriyor. Özellikle tanımadığım insanların yanına gidip, konseri nasıl bulduklarını, merak ettikleri bir şeyin olup olmadığını muhakkak soruyorum. Onlar da muhakkak bi’ şeyleri merak ediyor oluyorlar.

DSCF0993

SA) Bildiğim kadarıyla Türkiye’de böyle bir uygulamada bulunan başka şef yok!

 

AÜ) Bilmiyorum. Yaptığımız sanatın halkla ilişkisini yeniden yapılandırmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Ulaşılmaz orkestra şefi imajının on beş, yirmi  yıl önce değiştiğini, şefin Zeus olduğu dönemlerin sona erdiğini söylüyorum. Eski büyük maestroların ölümüyle birlikte o devir artık kapandı. Onlar ulaşılamazdı, çünkü çok büyüklerdi. Ülkemizin durumu göz önüne alındığında, o eski ulaşılmaz şef geleneğini sürdürmemek gerektiği ve yeni fikirlerle konuya yapıcı bir şekilde yaklaşmanın doğru olacağı kanaatindeyim.

 

SA) Kadron var mı? Yoksa, neden yok?

 

AÜ) Kadrom yok! Burada Mersin Devlet Opera ve Balesi’nde misafir orkestra şefi olarak

çalışıyorum. Ülkemizdeki sanat kurumlarının yeniden yapılandırılması bu aralar çok gündemde biliyorsunuz. Böyle bir yeniden yapılanma gerekli zaten. Çünkü sistemden kaynaklanan, yıllara yayılmış çok ağır deformasyonlar söz konusu. Kadrom yok, çünkü sanat kurumlarına bütçeden yeterli pay verilmemekte. Bu konular açıldığında her zaman şu örneği veriyorum: “Türkiye’de sanattan daha çok futbola ihtiyaç var”. Çünkü bilgiden daha çok futbolla ve futbolcularla ilgili bilgi önemli. Yani bir taksiye bindiğiniz zaman dün akşamki konserden bahsedemezsiniz ama dün akşam izlediğiniz maçtan bahsedebilirsiniz.

 

SA) Tam da sözün burasında Moskova konusuna değinmek istiyorum. Hayatında uzun bir parantez var, Moskova parantezi. Taksicinin de konserden anladığı bir şehir Moskova. Moskova intibaların? Kaç yıl kaldın? Ve orada yönettiğin eserler?

 

AÜ) Türkiye’den Moskova’ya gidince insan tabiî çok sarsılıyor. Gitmeden önce kafanızda özellikle sovyet ağırlıklı bir Rusya varken oraya gittiğinizde işlerin çok değiştiğini, o eski rejimin eski görüntüsünden hiçbir şey kalmadığını, ama vahşi kapitalizmin Rusya’da, tam olarak da Moskova’da hüküm sürdüğünü görüyorsunuz. Bu tabiî insanı şaşırtıyor. Zenginlik diz boyu, ama fakirlik de öyle. Toplum kesimleri arasında devasa uçurumlar var. Ama çok ilginç bir şehir. Bir çok ülke gördüm ve sanatın bu kadar çok üretildiği ve tüketildiği başka bir yere rastlamadım. Her akşam saat 17.30-18.00’den itibaren şehrin bir çok yerinde çeşitli binaların önünde uzun kuyruklar oluştuğunu görüyorsunuz. İlk gittiğimde bu kuyrukların ne kuyruğu olduğunu çıkaramadım, acaba sovyetlerden kalma ekmek kuyruğu alışkanlığı mı diye düşündüm, fakat öğrendim ki bunlar tiyatro ya da konser salonuymuş, kuyruktakiler de içeri girmek için bekleyen sanatseverlermiş. Moskova’da her akşam otuz beş, kırk kadar konser gerçekleşiyor. Şehirde yüz elli tane senfonik orkestra, sekiz tane de opera var. Bunların dışında birkaç tane de özel opera var. İşin dikkat çeken tarafı tüm salonlar her gece doluyor. Ben hiç boş salona rastlamadım. Şehrin en ücra köşelerinde gerçekleştirilen konserlerde bile.

 

SA) Sovyetler Birliği döneminin eğitimdeki üstün başarısının sonuçlarıdır bunlar denebilir mi?

 

AÜ) Bence denebilir. O kuşak artık yaşlanmaya başlamış durumda, altmışlarına yetmişlerine gelmişler. Konser salonlarında o kuşağı ve yanlarında getirdikleri çok sayıda çocuk görüyoruz. Çocukları getirerek kendi inisiyatifleriyle toplumun geleceğini hazırlıyorlar. Çocuklar ilgiyle izliyor konserleri, ailelerinin kendilerini konsere götürmesini istiyorlar. Sanattan ve sanatçıdan anlayarak yetişiyorlar. Moskova’da geçirdiğim süre altı yıl.

SA) Sovyetler Birliği rejiminin yarattığı sıkıntılar ayrı bir konu ama, eğitimdeki başarı sanırım tartışılmaz. Bütün bunları gözlerinle görüp bize de ışık tutmuş oldun.

Moskova’da yönettiğin bir çok temsil ve konser var, önemli olanlarını bizimle paylaşır mısın?

 

AÜ) Türkiye’de ancak çok büyük sahneler inşa edilirse görebileceğimiz büyüklükte prodüksiyonlardan bahsedebilirim. Meselâ Wagner’in Götterdammerung’unu, Die Walküre’sini, Alban Berg’in Wozzeck ve Lulu operalarını, Verdi’nin Aïda’sı, Mussorgsky’nin Boris Godunov operası gibi eserleri yönettim.

 

SA) Türkiye’deki senfoni orkestralarından davet alıyor musun?

 

AÜ) Geçtiğimiz sezon Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası’ndan davet aldım. Keyifli bir konser gerçekleştirdik. Yine geçen sezon İzmir  Devlet Senfoni Orkestrası ile 23 Nisan etkinlikleri kapsamında bir konser yönettim. Türkiye’ye daha yeni döndüğüm için umarım gelecekte diğer yerlerde de konserlerim olacaktır.

AUlgen 3

SA) Peki. Türkiye’deki konservatuvar eğitimi genel olarak neden dünyayla rekabet edebilecek düzeyde değil?

 

AÜ) Moskova’ya ilk gittiğimde ağır bir düş kırıklığı yaşadım. Ben nasıl bunca yıl bu kadar cahil bırakıldım sorusu her an kafamdaydı. Her derse girdiğimde kafamdaki soru ve sorunlardan bir tanesiydi bu. Ben eğitim ve öğrenim konusunu yalnızca okullara ve hocalara bırakanlardan da değilim. Moskova’daki bilgi birikimi ve  teknik seviye çok üstte. Türkiye’ye döner dönmez eğitim faaliyetlerini çok önemseyerek Mersin Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda ders vermeye başladım. Çünkü bu işi biraz şu “deniz yıldızı” hikâyesine benzetiyorum. Bilirsiniz bu hikâyeyi: Hani, yaşlı adam deniz kenarındayken bir sürü deniz yıldızı kıyıya vurmuş, adam deniz yıldızlarını tek tek eğilip mütemadiyen denize atarmış, beli ağrırmış eğilip kalkarken. Uzaktan onu gören genç adam: “o kadar çoklar ki, her yer bunlarla dolu,  bunları denize atıyorsun ama ne fark eder ki”? demiş. Yaşlı adam yere tekrar eğilmiş, bir deniz yıldızı daha yakalamış ve denize fırlatırken “bak, ama onun için çok şey fark etti” demiş.

Kendileri için, bir şeyleri fark edebilmeleri adına, olabildiğince deniz yıldızını denize atmaya çalışıyorum. Bunun için yeterli miyim değil miyim bilmiyorum. Ben daha çok gencim. Yılların birikimi ve ustalığına erişmiş değilim ama en azından bi’ şey katabildiğimi zannediyorum gençlere. Bu da geleceğe yönelik olumlu bir adım sayılabilir.

 

SA) Cevabında, çok zarif bir şekilde, yeterlilik kazanmış birinin ülkesinde eksik kalan eğitimi geliştirme ve tamamlama azmini de görmüş oluyorum. Eksik kalan eğitimin asıl nedeni eğitimcilerimizin bir kısır döngü içinde kalmış olmasıdır. (bunu ben söyleyeyim, çünkü sen benden daha naziksin).

 

Güzel yemek yaptığını biliyoruz. En iyi yaptığın yemekler?

 

AÜ) En iyi yaptığım yemekler balık yemekleri.

 

SA) Bir de suşi yapıyormuşsun, nasıl?

 

AÜ) Evet çok güzel suşi yaparım. En kısa zamanda zaten size yapma sözüm var. (Gülüşmeler)

 

SA) Peki, Türkiye’de orkestra şefliğiyle ekmek parası kazanılamadığı için müteahhit olmayı düşlüyorsun! Ciddi misin?

 

AÜ) Ciddiyim. Hem de çok ciddi. (Gülüşmeler) Türkiye’de orkestra şefliği mesleğinin hacmi belli. Örneğin Los Angeles Senfoni orkestrası ile bir sezon için milyonlarca dolar alan çok genç ve yetenekli şef Gustavo Dudamel’in ulaştığı maddi refah Türkiye’deki şeflerin hiçbir zaman ulaşamayacağı bir durum.  Türkiye, maalesef bu alana yeterli kaynak ayırmıyor. Hepimiz çocuklar havuzunda yüzmeye çalışan büyükler gibiyiz. Bazı üstatlarımız can simitlerini, kolluklarını atmış, yüksek  seviyelere ulaşmış ama onlar da otuz yaşındaki bir Dudamel’in ulaştığı maddî imkânların uzağında kalmakta.

 

SA) Peki, müteahhitlikten çok para kazanırsan gerçekleştirmeyi düşündüğün bir projen var mı?

 

AÜ) Var! Müteahhitlikten çok para kazanırsam, o parayı herhalde müziğe yatırırım. Özel bir opera evi kurarak bu işin yardım almaksızın nasıl yapılabileceğini gösterir, sanatsal başarının çıtasını çok daha yükseklere taşırım. Halkın beğenisi ile sanat arasında dengeli bir ilişki kurarak bu işin nasıl yapılabileceğini göstermiş olurum.

 

SA) Mersin’i sevdin mi? Ne buluyorsun Mersin’de?

 

AÜ) Çok sevdim. Türkiye’nin en güzel yerlerinden bir tanesi. Uzun yıllar İstanbul, Ankara ve Moskova gibi şehirlerden sonra Mersin bana müthiş huzurlu bir kent geldi. Mersin’i küçük bir Miami’ye benzetiyorum. Her sabah işe giderken palmiyelerin arasından denizi görmek, dönerken akşamleyin Marina’da bir yorgunluk kahvesi içmek, eve döndüğümde huzur hissetirmesi bana çok büyük bir keyf veriyor.

 

SA) Bu sezon Mersin Devlet Opera ve Balesi’nde hangi eserleri yöneteceksin?

 

AÜ) Bu sezon çok şanslı başladı benim için. S. Ada’nın “Aşk-ı Memnu” operasını yöneterek sezonun açılışını yapmış oldum.  Ayrıca yeni eser olarak Smetana’nın “Satılmış Nişanlı” operasını yöneteceğim. Bir de geçen seneden devam eden Mozart’ın “Cosi Fan Tutte” operası var.

 

SA) Teşekkür ederim.

_DSC6067

Röportaj : Selman Ada

Share on Facebook

Kategoriler

Popüler Konular

Rastgele Konular

iletişim

webmaster@thecitydergisi.com